VATANSEVERLER PARTİSİ <<<<< ...İSTİKLAL, İSTİKBAL, İKBAL İÇİN VATANSEVERLER PARTİSİ ... >>>>> - Vatanseverler Partisi İktidar Yürüyüşüne Başladı.
Vatanseverler Partisi İktidar Yürüyüşüne Başladı. | Yazdır |  Posta
Vatanseverler Partisi Olağan 1.Kurultayı bugün yapıldı. Yapılan seçimlerde Genel Başkanlığa Mehmet Refik YÜCEL seçildi. YÜCEL sonuçların açıklanmasından sonra yaptığı konuşmada şunları söyledi:

Feodal üretim ilişkisinin kapitalist üretim biçimine dönüşme sürecinde, duruma ayak uyduramayan ya da ayak uydurması engellenen imparatorluklar hızla çöküşe geçmişlerdir. Bu sürecin sonunda yeni bir dünya haritası ortaya çıkmış kapitalist ülkeler ve pazarları bu haritada yerlerini almaya başlamışlardır, ancak beklenen olmuş pazar konumundaki ülkeleri paylaşamayan kapitalist devletler bir kez daha 2. Dünya Savaşı olarak adlandırılan büyük çaplı savaşı çıkarmışlardır. Bu savaşın sonunda sömürü alanları iyice belirlenen kimi kapitalist devletler artık emperyalist devlet konumuna geçmişlerdir ama karşılarında güçlü bir rakip de oluşmuştur ve bu rakip kapitalizmin kendi aralarında II. pazar paylaşım savaşından sonra hızla büyümüştür....
Böylece yeryüzü, üretim biçimi, dolayısıyla yönetim biçimi olarak iki büyük kampa ayrılmış, kapitalist ya da sosyalist olmayan her ülke hakimiyet savaşına maruz kalmıştır, ancak zaman zaman uygulanamazsa da iki kutupluluk her iki kampın da dengeli güç kullanımına neden olmuştur. Sosyalist sistemin birçok nedenden ötürü hızla devlet kapitalizmine dönüşmesi bu kampın hızlı çöküşüne neden olmuş, kendi vatandaşlarına yaptığı katliam yanına kar kalmıştır.

Dünyanın tüm gücünü rakipsiz olarak elinde bulunduran Emperyalizm, kendi sürecini de geliştirmiş, sınır ötesi nitelik kazanmış ve rakipsizliğin getirdiği yeni durum dolayısıyla güçlerini mazlum ülkeler üzerinde zalimce kullanmaya başlamıştır. Kapitalist ekonomilerin elinde kullanacakları bir argüman olan milliyetçilik, vatanseverlik artık sınır ötesi sömürge sisteminin geçerli olduğu bu dönemde en tehlikeli gerçeklik olarak karşılarındadır. Çünkü artık sınırların kurulması değil yıkılması (zayıflatılması) gerekmektedir, bölüp yönetmek daha kolaydır ve direnç gösterilmeyen bir Pazar aynı zaman da rakip bir güç haline gelemeyecektir. Bu dönemde devletler üstü tröst denen sınır ötesi çok büyük holding birleşmeleri; bu küçük, zayıf ülkelerde işbirlikçi sermaye, işbirlikçi basın, işbirlikçi hükümetler kurdurup, kendine rakip hiçbir oluşuma şans tanımamaktadır. Artık bu alanlar tröstler için bir sömürü cenneti durumundadır. Devletler üstü çalışan bu tröstler ABD ve AB gibi taşeronlarına pervasızca sınırsız güç kullandırmaktadır, bundan da en ufak bir çekingenlik duymamaktadırlar, yakınımızdaki Irak’ta yaşandığı gibi, artık hegemonyaları için soykırımın ötesine geçmektedirler. Tröstlerin asker güçleri ABD ve işbirlikçilerinin işgal nedenleri çocukça olmasına rağmen Irak’ı işgal etmiş, 1 milyondan fazla insan katledilmiş, ölüm ve göç sayıları çoktan soykırım sınırlarını aşmıştır, insanlık vahşeti yaşanmaktadır ama buna rağmen sözde uygar Dünya’dan hiç ses yoktur, çünkü artık Dünya tröstlerin yönetimindedir.

Türk Milleti’nin Yolbaşı Mustafa Kemal ATATÜRK yönetiminde 1919 yılında başlattığı Milli Kurtuluş Savaşı, yeryüzündeki tüm mazlum milletlere örnek olmuş yokluklar içinden bir millet ayağa kalkmıştır. 1919-1938 dönemi mucizevi bir sürece sahne olmuş çağdışı bir imparatorluğun küllerinden çağdaş bir devlet kuruluşu gerçekleşmiştir. Ancak bu mucizevi gelişmenin saati 10 kasım1938’de durmuştur ve bu 19 yıllık mucizenin mirası 2002’ye kadar tüketilmiştir. 2002 yılı Türkiye Cumhuriyeti’nin en kara yılıdır, Türkiye Cumhuriyeti’nin tanınmasını sağlayan, Lozan Antlaşmasını hiçbir zaman imzalamayan, sözde Kürdistan ve Ermenistan haritalarını uygulamak üzere pusuya yatan, tröstlerin kuklası ABD pusudan 2002 yılında korkusuzca ortaya çıkmıştır, Türkiye Cumhuriyeti üzerindeki işgal ve bölme amaçlarını uygulamak üzere AKP iktidarını tesis etmiştir. Bu iktidar döneminde tüm milli kaleler tek tek yitirilmiştir, son birkaç Türk Kale’si İşgalcilerin tasarladığından fazla direnmektedir ve bir kez daha 5 yıllığına ABD ile işbirliği yapacak bir iktidara gereksinim duymaktadırlar. 2007 genel seçimi Türkiye Cumhuriyeti’nin kaderinin seçimidir Türk Milleti ya bölünmeyi, köleliği seçecektir ya da bağımsızlığı, biz Türk Milleti’nin 1919 ruhunu hala taşıdığına inanıyoruz, tarihte olduğu gibi üzerindeki hesapları ters çevireceğini biliyoruz. Tek güç olarak Dünya’da cirit atan Tröstlerin, ABD’nin, AB’nin ve işbirlikçilerin karşısında çok büyük bir güç oluşturma olasılığı olan tek ülke Türkiye Cumhuriyeti’dir, bu nedenle şer güçleri işlerini bitirmeden durmayacaklardır, ama Vatanseverler izin verirse… Ve Vatanseverler buna izin vermeyecektir.!!

“Bu gün Sovyetler Birliği dostumuzdur,komşumuzdur,müttefikimizdir.Bu dostluğa ihtiyacımız vardır.Fakat,yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez.Tıpkı Osmanlı gibi,tıpkı Avusturya Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir,ufalanabilir.Bu gün Rusya’nın elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler.Dünya yeni dengeye ulaşabilir.İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir.Bizim,bu dostumuzun idaresinde dili bir,inancı bir,özü bir kardeşlerimiz vardır.Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız.Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir.Hazırlanmak lazımdır.Milletler buna nasıl hazırlanır?Manevi köprüleri sağlam tutarak..Dil bir köprüdür.İnanç bir köprüdür.Tarih bir köprüdür.Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz.Onların bize yaklaşmasını beklemeliyiz,bizim onlara yaklaşmamız gerekliliğidir.Rusya bir gün dağılacaktır.O zaman Türkiye onlar için örnek bir ülke olacaktır.”

diyen Yolbaşımız Mustafa Kemal ATATÜRK, kendisinden sonra gelecek yöneticileri Rusya’nın yıkılacağı konusunda uyarmış hazırlıklı olmalarını öğütlemiştir, ancak her eseri, her sözü bilinçli biçimde Türkiye Cumhuriyeti’nden silinmiş/unutturulmuştur. Bu öğüt boşuna değildi, Türkiye Cumhuriyeti Türk Devletleri ile ilişkilerini geliştirir, ekonomik, kültürel birlikler oluşturursa; Emperyalist cephenin dev Tröstleri; yıktıkları demirperde cephesinden daha sağlam bir güçle karşılaşacağını bilmektedir. Öyle ki bu cephe sadece ekonomik olmayacak, ortak tarihe, kültüre, dile, toprağa sahip soydaş bir yapıya bürünecektir, dolayısıyla ABD ve AB’nin gözünde Pazar konumundaki her ülke bir kez yıkılacaksa Türkiye Cumhuriyeti 10 kez yıkılmalıdır ki sonlarını uzatabilsinler.

Sömürgeci güçler Türkiye’nin kendileri için değerini çok iyi bilmektedirler, bizimde kurucumuz Mustafa Kemal ATATÜRK’ün izine dönmemiz, Türkiye Cumhuriyeti’nin değerini, iş işten geçmeden bilmemiz gerekmektedir.

Rusya dağıldıktan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin tekil(üniter) devlet yapısına gereksinim duymayan Tröstler için artık Türkiye’yi parçalama zamanı gelmiştir, yalnızca Türk devletlerinin birleşme riski söz konusu değildir, jeopolitik konum, yeraltı zenginlikleri, bu isteklerinde katalizör görevi görmektedir, bir de ABD / AB’nin tarihte verdiği sözler, tarihsel kinler, haçlı anlayışları eklendiğinde manzara tam anlamıyla ortaya çıkmaktadır.

Milliyetçilik, Vatanseverlik kavramını yerine tam oturtabilmek için öncelikle Millet ve Vatan kavramını yerine tam oturtmak gerekir.

Millet sözcüğü Arapça’da dinsel toplulukları anlatmak için kullanılmıştır ve bugünkü anlamından çok farklıdır. Daha sonra millet sözcüğü Türkiye’de Milli Kurtuluş Savaşı’nda anlam değiştirmiş bugünkü anlamını kazanmıştır, öz Türkçe karşılığı da “ulus” olarak kullanılmaktadır, ama “ulus” Kaşgarlı Mahmud’un sözlüğünde Çiğil lehçesi olarak “Köy, Kent” olarak anlatılmıştır. Bugünkü anlamında kullanılan millet sözcüğünün öz Türkçe karşılığı “budun” sözcüğüdür, ama Türkiye’de bu sözcük pek tutulmamıştır. Amacımız dil bilimciliği yapmak değildir, ama dil insanlar arasında en önemli iletişim aracıdır, millet olmanın gerekliliğidir ve doğru iletişim kurmak için, belirli sözcükten herkes aynı anlamları çıkarmalıdır.

İnsanoğlu yeryüzünde yaşamaya başladığında, doğa ile tutuştuğu yaşam mücadelesinde birbirleriyle dayanışma gerekliliği duymuş su kenarlarında bir araya gelmeye başlamıştır. Zamanla gelişerek etnik grupları oluşturmuş ve nihayetinde millet biçimini almıştır, tarih milletlerle başlamamıştır, milletler tarihin geldiği son aşamadır, ancak milletler oluştuktan sonra, şu ana kadar tarih sahnesinin baş aktörleri olmuştur.

Etnik gruplardan Millet oluşumuna ilk geçen, diğer anlatımla yeryüzünde ilk Millet olan soy Türklerdir, Göktürkler döneminde Millet olmanın bilinciyle civar topluluklarla anlaşmalar yapılmıştır, doğaldır ki oluşan Türk Milleti’nin unsurları soy, inanç, dil, kültür, vatan birliğini barındırmaktadır.

Muhteşem Batı Uygarlığı Millet kavramını 1791 anayasası döneminde öğrenmiştir, üstelik Millet tanımını sadece soy ve dil birliğine dayalı olarak da eksik yapmıştır.

Daha sonra batı uygarlığı bizim bildiğimiz, yaşadığımız Millet kavramını soy eksikliği ile bize dayatmıştır, çünkü çıkarları bu yöndedir.

Soy, İnanç, Dil, Tarih, Kültür, Düşünce (ideal) Birliği, Kader Birliği, siyasi birlik ve belirli bir toprak üzerinde ortak yaşama isteğinin bir araya getirdiği Millet, tarihi oluşların hazırladığı bir sonuçtur, sosyal varlıktır.

Vatan ortak toplumsal tarihin, duygunun, düşüncenin, kültürün, dilin, kader birliğinin, isteğin, seve seve feda olunan, atalarının da seve seve şehit olduğu, gelecek umudunun korkmadan yaşandığı, siyasi birli,ğin oluşturulduğu toprak parçasıdır ki, bütün bunlar Vatan denen sınırları belirli toprak parçasına adeta kazınır.

Millet, siyaset ilminin ortaya koyduğu siyasi bir gerçektir. Milleti teşkil eden fertlerin milletle olan bağları hukuki olduğu kadar da siyasidir. Millet, belirli bir toprak parçası üzerinde yaşayan insanların siyasi tercihleri sonucu meydana gelmiştir. Bu yönü ile millet siyasi bir gerçektir

Halk ile millet arasında bir ilinti vardır ancak halk milletin henüz dayanışma duygusu ile bilinçlenmemiş halidir, halk dediğimiz insan topluluğunun belirli amaçlara hedeflere yönelerek bilinçlenmesi ile millet ortaya çıkar, kısaca halk milletin ham halidir, Türk halkı, Türk Devletinin insan kaynağını oluşturur, Türk Milleti ise Türk Halkının, Türklük bilinci içinde gelişmesi ile siyasi ve sosyal planda değer kazanmasıdır, Türk Milleti halklardan oluşmamıştır, bunun sonucu olarak da Türk Devletinin insan kaynağını halklar meydana getirmez. Türkiye halkları deyimi gerçek dışı, Türk Milletini bölmeyi, Türk Devletini parçalamayı öngören zararlı bir görüşün ifadesidir. Türkiye halkları deyimi, Türk Devletini çeşitli halklardan oluşturan, değişik bünyeli devlet anlayışını amaçlamaya yöneliktir.,aynı zamanda 1961 ve 1982 Anayasasının üçüncü maddesinde yer alan ‘Türkiye Devleti, ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütündür.’ temel hükmüne de aykırıdır.

Atatürk, Türk milletinin kuruluşunda ekili olan unsurları şöyle sıralamaktadır:

1) Siyasi varlıkta birlik,

2) Dil birliği,

3) Yurt birliği,

4) Soy ve kaynak birliği,

5) Tarih birliği

6) Ahlaki yakınlık

“Siyasi varlığımızın haricinde başka ellerde, başka siyasi zümreler ile isteyerek veya istemeyerek teşriki mukadderat etmiş(kadar birliği yapmış),bizimle dil, ırk, menşe birliğine malik ve hatta yakın uzak tarih ve ahlak yakınlığı görülen Türk Cemaatleri(toplulukları) vardır. Tarihin bir hadisesinin neticesi olan bu hal, Türk milleti için elim (keder veren) bir hatıradır, fakat Türk milletinin tarihen ve ilmen teşekkülündeki asalete, tesanüdü (dayanışmayı) asla halelder edemez(bozamaz)”.

“Türk milleti Kurtuluş Savaşından beri, hatta bu savaşa atılırken bile mahkum milletlerin hürriyet ve bağımsızlık davalarıyla ilgilenmeyi, o davalara yardım etmeyi benimsemiştir. Böyle olunca kendi soydaşlarının hürriyet ve bağımsızlıklarına kayıtsız davranması elbette uygun görülemez. Fakat milliyet davası şuursuz ve ölçüsüz bir dava şeklinde mütalaa ve müdafaa edilmemelidir. Milliyet davası siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ülkü meselesidir. Şuurlu ülkü demek müsbet ilme, ilmi usullere dayandırılmış bir hedef ve gaye demektir. O halde propagandalarda müsbet usullere müracaat etmek şarttır. Hareketlerin imkan sınırları ve sıraları mutlaka hesaba katılmalıdır. Türkiye dışında kalmış olan Türkler, ilkin kültür meseleleri ile ilgilenmelidirler. Nitekim biz Türklük davasını böyle bir müsbet ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.”.

Milliyetçilik/Vatanseverlik, bir sosyal politika prensibi veya fikir akımı olarak, millet gerçeğinden hareket eder ve milli menfaati temin gayesi ile bir ülkü etrafında toplanmayı ifade eder, ideal ve kader birliğinin yönlerini belirten bir prensiptir ve toplumu yüceltme amacını gösterir, insanı bir gruba ve bir topluma bağlıyan en kuvvetli bir bağdır, modern toplumun tarihi gelişmesinin bir ürünüdür, kendilerini aynı milletin üyesi sayan kişilerin duydukları, bir arada, aynı sınırlar içerisinde, bağımsız bir hayat sürmek ve teşkil ettikleri toplumu yüceltmek isteğidir..

Peyami Safa’ya göre ,”Milliyet fikri, tarihin ilk çağlarında bir tohum, orta çağlarında bir fidan, zamanımızda gölgesini bütün dünyaya salan bir ağaç halindedir. Tarih bu ağacı devirmek için, onun köküne vurulan her baltanın kırıldığını gösteriyor. Çünkü bütün tarih boyunca insan topluluklarının en büyük özdeyişi tam ve müstakil bir milli taazzuva kavuşmaktır”.

Avrupa’da milliyet fikrinin geç uyanmasının başlıca sebebi Hıristiyan dininin yüzyıllar boyunca Avrupa’ya hakim olmasındandır. Avrupa’da din, müşterek bir bağ olmaktan çıkınca bağımsız devletler teşekkül etmiş ve böylece milliyet fikri her tarafa yayılmıştır,J.J.Rousseau, milliyetçiliğin ilk belirtilerini ortaya koymuştur. Milliyetçilik, vatan aşkı (vatanseverlik) ile paralellik göstermiştir.

XIX. yüzyılın sonuna doğru ortaya çıkan önemli değişiklikler, ekonomik faaliyetlerin artması, devletin milli ekonomiyi korumak için ekonomiye müdahalesi ekonomik milliyetçiliği doğurmuştur. XIX. yüzyılın ikinci yarısından sonra Avrupa’da milli devletlerin doğuşu da milliyetçiliğe yeni bir yön vermiştir. XIX. yüzyılın ikinci yarınsından itibaren bağımsız devletlerin sayısı artmıştır. Bu artış Birinci Dünya Harbi sonunda Asya ve Afrika’da bağımsızlık hareketlerinin gelişmesinde Türk İnkılabının çok önemli etkisi olmuştur.

Milliyetçilik hareketi İkinci Dünya Savaşından sonra özellikle sömürge altındaki ülke halklarının bağımsızlıklarına kavuşma hareketi ile yeni boyutlar kazanmıştır.

Totaliter milliyetçilikte, insan yerini devlete terk ettiğinden devlet en yüksek güç ve ideal olmuştur. İnsanın, kendine has bir değeri kalmadığından, varlığı sadece devlete hizmet etmek, onu başarıya ulaştırmak için kabul edilmiştir. Totaliter milliyetçilikte insan ve ona bağlı ana hak ve hürriyetler değerini kaybettiğinden, totaliter milliyetçilik modern anlamıyla milliyetçiliğin karşısındadır. Nazi Almanya’sında ve Faşist İtalya’da görülen totaliter milliyetçilik bugün değerini politik ve sosyal değişmeler karşısında kaybetmiştir.

Son zamanlarda dilimizde kullanılan ”mukaddesatçı milliyetçilik” deyimi de din istismarını gaye edinen, modern anlamda milliyetçilikle bağdaşmayan, yanlış ve hatalı bir deyimdir. Mukaddesatçılık adı ile oraya atılan siyasi ümmetçilik, milliyeti reddeden bir tür akımdır. Esas itibariyle ümmete dayanır, İslam birliğini ümmet birliğinde arar. Modern anlamda milliyetçilikle ümmetçi milliyetçiliği eşitlik, demokrasi ve toplumda din hürriyeti bakımından bağdaştırmak mümkün değildir.

Mukaddesatçı milliyetçilik perdesine bürünen din istismarcılığı, milliyetçiliğin çağımızda görülen bütün başarısı karşısında milliyetçiliğe dini bir hüviyet vermeye ve onu bu yönü ile toplumda değerlendirmeye çalışan gereksiz, yanlış ve hatalı bir kullanım tarzıdır. Milliyetçilik zaten milletin mukaddes saydığı dini ve milli değerlere sahip çıkar, onları korur ve yüceltir, fakat her türlü din ve mukaddesat istismarını da reddeder.

Profesör Doktor İbrahim KAFESOĞLU milliyetçilik ile ilgili açıklamasında Avrupa’nın milliyetçilik anlayışı ile Türklerdeki milliyetçilik anlayışı arasında farklar bulmaktadır. Bu farklar milliyetçiliğin doğuşu ve gelişmesi bakımından öncelikle kendini açıkça göstermektedir. Batı milliyetçilik anlayışı Antik Çağdan devraldığı miras gereği hesap, menfaat ve ölçüye dayanmaktadır. Daha sonraki gelişmesi ile sömürgeciliğe yönelmekte ve istismarcı bir hüviyet göstermektedir.Bizde ise milliyetçilik , milletçe korunma zorunluluğundan doğan ,bağımsızlığa yönelik örelere dayalı insan ve toplum sevgisi ile çevrili bulunmaktadır.

Dr.H. Fikret KANAT’a göre,”eski Türklerde, devlet kavramı milliyet kavramı ile birlikte bir arada yürüdüğünden, milliyetçilik akımı Türklerde çok eski zamanlardan beri mevcuttur.”.

Milattan 55 yıl önce Çin’den mali destek isteyen Hunlulara, yardım karşılığında Hunların Çin’e bağlanması şartının ileri sürülmesini reddeden Hun İmparatoru,”esirlik bize göre utanç vericidir. Binilecek atlarımız savaşacak erlerimiz var. Ülkemizle birlikte atalarımızdan devraldığımız istiklalimizi elbette koruyacağız. Bundan feragat ederek, bize bağlı kavimler önünde şerefimizi düşüremeyiz.”sözleri Türklerde bağımsızlık ve milli haysiyet duygusunun ne derece değerli olduğunu ifade etmektedir. Bu konuyu incelemesinde dile getiren tanınmış Sinolog Fr.Hirth,”milli haysiye duygusunun millet politikasına yön verici güç olarak kabul edildiğini gösteren ilk tarihi belgedir.”diyerek eşine ancak çağımızda rastlanabilen bir milliyetçilik anlayışını bu vesile ile belirtmiştir.

“Türk Oğuz Beyleri, millet, işidin; yukarıdaki gök çökmediği aşağıdaki yer delinmediği takdirde Türk milleti senin ilini, töreni kim bozabilir?”

Kaşgarlı Mahmut, XI. yüzyılda Bağdat’ta yabancıların Türkçe öğrenmeleri için Divan-u Lügat-it Türk adlı ansiklopedik bir sözlük hazırlamıştır. Bu eserin baskısında,”Türkler dünyanın hakimidir. Tanrı devlet güneşini Türklerin burcunda doğdurmuş, göklerdeki dairelere benzeyen diğer devletleri onun etrafında döndürmüştür”. Peygamberimizin Türkleri optan bir ordu sayarak öğdüğünü zikreden Kaşgarlı,”olgunluk çağı” manasına geldiğini söylediği “Türk” adının Tanrı tarafından verildiğini de ilave etmiştir. Bu değerlendirme Türklerin yüksek hasletlerini ifade ettiği gibi, şuurlu Türk milliyetçiliğinin dayanağını da belirtmektedir.

İslam dininin zamanla Türklerin ruhunda uyandırdığı değişiklik din ideali karşısında milliyet fikrini gölgede bırakmıştır. Türkler, ayrı ve farklı milletlerle Arap ve Acemlerle, ümmet anlayışı içinde birlikte bir arada yaşamak zorunda kalmışlardır. Milliyet fikri, duygusu yerini genel ve evrensel bir nitelik taşıyan İslami düşünceye bırakmıştır.

Osmanlı İmparatorluğunun dini bir devlet oluşu, devlet hayatında olduğu kadar toplum hayatında da dinin tam hakimiyeti, eğitimde müsbet ilimlere ve felsefeye yer verilmeyişi, kişiyi özgür düşünceden yoksun kılmıştır. Böylece demokrasi, milli egemenlik, milliyetçilik gibi kavramlar Osmanlı İmparatorluğunda geç gelişmiştir.

Türklerin eski tarihlerinin araştırılması, Ziya Gökalp’ın çalışmalarının en önemli özelliğini teşkil etmiştir. Türklerin eski tarihleri, kültürel gelişmeleri, dinleri, yasa, töre ve geleneklerinin araştırılması, Türk kültürünün dayandığı değerlerin ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur.

“Deme bana: “Oğuz, Kayı, Osmanlı.....”

Türküm, bu ad her unvandan üstündür.

Yoktur Özbek, Noğay, Kırgız, Kazak

Türk Milleti bir bölünmez bütündür”.

“Maamafih (bununla beraber), Türkçülüğe dair bütün bu hareketler akim kalacaktı (kısır kalacaktı), eğer Türkleri Türkçülük mefkuresi (ülküsü) etrafında birleştirerek büyük bir inkıraz tehlikesinden kurtarmaya muvaffak olan büyük bir dahi zuhur etmeseydi (görünmeseydi). Bu büyük dahinin ismini söylemeye hacet yok, bütün cihan bugün Gazi Mustafa Kemal Paşa ismini mukaddes (kutsal) bir kelime addederek her an hürmetle anmaktadır. Evvelce Türkiye’de, Türk milletinin hiçbir mevkii yoktu. Bugün her hal Türkündür. Bu topraktaki hakimiyet Türk hakimiyetidir, siyasette, farsta, iktisat da hep Türk halkı hakimdir. Bu kadar kat’i ve büyük inkılabı yapan zat Türkçülüğün en önemli adamıdır. Çünkü: Düşünmek ve söylemek kolaydır, fakat yapmak ve bilhassa muvaffakiyetle neticelendirmek çok güçtür.

Türk milliyetçiliği, milli menfaatleri fert, zümre, çıkarları üzerinde tutmayı, kişisel ve özel, milli ve topluma tabi kılmaya, fertler ve nesiller arasında daha şuurlu ve daha kuvvetli, sağlam bir dayanışma ve bağlılık yaratmayı hedef edinmiştir.

Prof. Halil Nimetullah Öztürk’e göre “Osmanlılık “fizik ötesi” bir varlık, Türklük ise “gerçek” bir varlıktır; ancak bu fizik ötesi ve eğreti Osmanlılıktan kurtulamayınca gerçek bir varlık olan Türklüğü bulamayız. Nitekim- göreceğimiz gibi “Büyük Türk Devrimi”nin önümüze açtığı aydınlık yol işte bizi o fizik ötesi Osmanlılıktan alıp, gerçek Türklüğe kavuşturması iledir ki toplum varlığımızı ve kendimizi, kendi öz varlığımızı bulmuş oluyoruz.”

Sonuç olarak, Türkiye’deki Milliyetçilik/Vatanseverlik ; Soy ve kaynak birliği, Vatan birliği, Dil birliği,Siyasi varlıkta birlik, Tarih birliği, Ahlaki yakınlık, Kültür birliği, düşünce birliği, kader birliği, bağımsız egemen yaşama isteği, Milli yüceltme isteği, Milli olma isteği, başka milletlerin bağımsızlığına ve egemenliğine saygı, barıştan yanalık, Milletin çıkarını kişisel çıkarından üstün tutma, bir arada yaşama isteği, umut birliği taşımalıdır.


Vatanseverliğin yalnızca toprak sevgisi ile sınırlı olmayan bir tanımı vardır, ancak izlediği yolun, karakterinin hiçbir tanımı yoktur, olamaz da; kimi ülkelerde ATATÜRK’ün yolunu izler, kimi ülkelerde Gandhi’nin. Bizim ülkemizde Vatanseverlik on temele otururken, başka ülkelerde farklı sayıda, farklı nitelikte temeller kullanır, Vatanseverliğin yolu kimi ülkelerde/zamanlarda savaşçıl, kimi ülkelerde/zamanlarda da barışçıldır.

Türkiye Cumhuriyeti, hiçbir dönem böylesine yoğun yağmalara, talanlara, yalanlara, dayatmalara, ihanetlere, kendini Atatürkçü sanan ATATÜRK düşmanlarına vitrin/kalkan olacak kadar şaşkın, çömez milletvekillerine sahip olmamıştır. Her kötülüğün bir yanının iyiliğe hizmet etmesi kaçınılmazdır ve bu kadar kötü gidiş de olumlu gelişmeleri tetiklemiştir; uykuda olan Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşları uyanmış ve Vatanseverliği sadece Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, Milli İstihbarat Teşkilatı’na, Türk Emniyet Teşkilatı’na bırakan anlayış değişmiştir, “Oy”una sahip çıkmanın, siyasetin erdemli olanlara geçmesinin, talana/rüşvete bulaşmamanın, bulunduğu kademelerde dürüst kalmanın, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerini savunmanın Vatanseverlik olduğunu anlamaya başlamışlardır. Vatanseverlerin çoğunluğu bu yolu kavrarken, bir bölümü de Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerine yükseldiği on temelin bir bölümünü arka planda, bir bölümünü ön planda tutan bir yörünge izlemeyi seçmişlerdir. Elbette ki bu insanların içlerinde yaşadıkları vatanseverliklerini sorgulamıyoruz ama yol ve yöntemlerini, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerine göre sorgulamak bizlerin vatan borcudur.

Mustafa Kemal ATATÜRK’le aynı yolda yürüdüğümüzü söyleyebilmek için Türkiye Cumhuriyeti’nin on temeline gönülden bağlı ve aynı oranda, hiçbirini ihmal etmeden uygulamamız gerekir, zaman zaman gelen saldırılara karşı ilkelerin biri önem kazanıyor görünse de, ya da uygulamada önem kazansa da dönem geçtiğinde yine on temele dönülmeli ve gözden kaçırılmamalıdır.

Sınır ötesi ticari oluşumlar (tröstler) tarafından ABD/AB gibi maşalar kullanılarak Türkiye Cumhuriyeti işgal edilmektedir ve bu işgal önce bir milleti Millet yapan tüm unsurlarda başlamıştır. Doğrudan ya da işbirlikçileri aracılığıyla, ekonomimiz, siyasetimiz, basınımız, dilimiz, tarihimiz, kültürümüz, umutlarımız, geleceğimiz, vatan topraklarımız, birliğimiz, dirliğimiz ipotek altına alınmaktadır, özgüvenimizi sarsan her şey denenmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’ni ayakta tutan tüm değerler tartışmaya açılmış, Millet, Vatan kavramı bulanıklaştırılmıştır. Sömürgeci güçler, işgale başladıkları ya da tasarladıkları ülkelerde; basını ele geçirerek, Milliyetçi, Vatansever muhalefeti önleme yolunu seçerler, eğer bunu başaramıyorlarsa yükselen muhalefetin önderlerini satın alırlar, bunu da başaramıyorlarsa ajanları vasıtasıyla hareketi marjinalleştirerek, büyük kitleleri milliyetçilikten/vatanseverlikten uzaklaştırırlar. Türk Milleti’ne, olması gereken çağdaş Milliyetçiliği öğreten Yolbaşı Mustafa Kemal ATATÜRK’ün yolundan ayrılan ve özellikle 1970’lerden sonra Milliyetçilik adını kullanan marjinal akımlar “Milliyetçilik” adını büyük çoğunluktan koparmıştır, bu emperyalizm tarafından istenen bir sonuçtur, gerçekleşmiştir.

Türkçülük adına, kendinden farklı düşünen Türk çocuklarına silah sıktırılan “Milliyetçilik”, Türk Milleti’nde kamplaşmaya neden olmuş, ATATÜRK’ün yolunu kaybetmenin bedeli olarak siyasetin hem sağı hem solu anamalcı düzenin birer piyonu haline gelmişlerdir. Hem sağda hem de solda o dönemden kalma siyasetçiler hala yanlış yollarda-mecralardadırlar, hala tröstlere hizmet etmektedirler.

Avrasya birliği, Türk Devletleri’nin birleşmesini engellemek için Rusya’nın on yıllardır gerçekleştirmeye çalıştığı bir oyundur ve ne yazık ki Rus yayılmacı politikası Türk Siyasi hayatında tezlerine destek bulmaktadır.

Tröstlerin Rus kolu Avrasya Birliği’ni Türk solunda seslendirirken, ABD/AB kolu da Türk sağında Türk-İslam sentezini güçlendirmeye çalışmaktadır. Ve ne yazık ki Osmanlı deneyimine rağmen halen bunu seslendiren köhne anlayışlar mevcuttur.

Türk Birliği ile İslam Birliği birbiriyle uzlaşmaz bir anlayıştır; İslam Birliği savunuluyorsa artık milletlerin varlığından söz edilemez. Söz konusu olan İslam Milleti’dir ki bu Milletin içinde Arap da, Türk de, Fars da vardır. Ya da Türk Birliği’nden söz etmek gerekir, bu birliğin içinde de zorunluluk Türk Milleti’nden olunmasıdır, dinin hiç önemi yoktur, bu birleşmede din ve vicdan hürriyetine karışılmaz, buna göre sınıflama yapılamaz.

Türk-İslam sentezi yapan kafa bulanıklığı ayrı dinlerde olan Türklerle hatta ayrı mezheplerde olan Türklerle birleşemez. İşte bunu çok iyi bilen emperyalist güçler bu kuramı Türk siyasi yaşamında sürekli gündemde tutma peşindedirler.

Millet, Vatan, Milliyetçilik konularında gayet güzel tahrifata devam eden Rusya ve ABD’nin konumuna bakıldığında uluslar arası planda millet tanımlarından soy birliğini ortadan kaldırdığı görülür, tabiî ki bu gerçekleştiğinde artık yeni tanıma göre inanç birliği olmasına rağmen Türkiye Cumhuriyeti’nin Irak Türkleri ile, Türk-İslam sentezlemesi ile de Hıristiyan-Yahudi Türklerle birleşmesi engellenmektedir.

ABD’nin kendisi bir millete dayalı devlet değildir, onları bir arada tutan tek şey ekonomidir. Bu nedenle kendisiyle aynı konumda olan Rusya ile birlikte; Millet tanımını uluslar arası planda değiştirip “Soy Birliği”ni tanımdan silmişlerdir ve Pazar konumuna gelmiş her Millete de bu yeni tanımı pazarlamaktadırlar.

İç siyasette tüm bu olumsuz gelişmelere rağmen Yolbaşı Mustafa Kemal ATATÜRK yolunda olan, siyasi yelpazede ne sağda ne de solda olan, çatısında tüm Türk Vatanseverlerini barındıran Vatanseverler Partisi kurulmuştur. Daha kurulması aşamasında Parti Program ve Tüzüğü’nü açıklayan, bugüne kadar Türk siyasetinde hiç söz konusu edilmeyen, Parti Genel Başkan Yardımcılığı düzeyinde “Türk Devletleri Eşgüdüm Genel Başkan Yardımcılığı”nı 2006 yılında hem internet sitesinde hem de yazılı olarak yayınlamıştır. Türk siyasal yaşamında yer alan bir parti bu durumdan esinlenmiş, kendi Genel Başkan Yardımcılıklarına Türk Devletleri ile ilgili Genel Başkan Yardımcılığı’nı da eklemiştir, sevinerek görmekteyiz ki daha siyasal yaşama adım atar atmaz ilham kaynağı olmaya başladık.

Türkiye Cumhuriyeti 1900’lerde 17 milyon nüfusa sahipken 1923’lere gelindiğinde 12 milyon nüfusu kalmıştı. 25 yılda hemen hemen üçte bir nüfusunu yitiren, “Ne Mutlu Türküm diyene” şiarını hayatına uygulayan Ulu Türk Milleti’nin tekil devletliği de tartışılmaya açılma çabalarına maruz kalmaktadır. Türk Güvenlik Güçlerinin adaleti sağlama çalışmaları AB Uyum Yasaları’yla aksatılmaktadır, suçlu sayısında artış vardır, şehit ve gazilerimiz Türk Milleti’ne yaraşır bir yaşam yaşamamaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri her alanda saldırıya uğramakta, yıpratılmaktadır. Türk hukuku zedelenmeye çalışılmaktadır, Milli İstihbarat Teşkilatı engellenmektedir.

Ekonomik tüm mevziler işgal edilmiştir, bir tek Merkez Bankası’nın özerkleştirilip İstanbul’a taşınması kalmıştır. Meclis dokunulmazlık zırhına sığınmış, kanundan kaçan milletvekilleri ile dolmuştur. Erozyon Milleti Millet yapan tüm unsurlarda gerçekleştirilmektedir. Türkiye’de tarım yok edilmektedir, Türk Milleti hızla tüketim toplumuna dönüştürülmektedir. İnsanı insan yapan en temel gereksinimleri sağlanmamakta, psikolojik kuşatma hareketi de gerçekleştirilerek iç savaş yaratılmaya çalışılmaktadır.

Tüm bunların çözümü Türk milleti’nin elindedir, 2007 seçiminde doğru çözümleri sunan, doğru yerde duran, doğru insanlara sahip partilere oy verilmelidir. Son sözü yine ATATÜRK’ün bizi tarifi ile kapamak istiyorum;

TÜRK KİMDİR

Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne yedi bin senelik en aşağı bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela, korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; Şimşek, Yıldırım, Güneş oldu; Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır. Kasırgadır, Dünyayı aydınlatan Güneştir.

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK





Mehmet Refik YÜCEL

Vatanseverler Partisi Genel Başkanı

1.Olağan Büyük Kurultay - 23.04.2007 ÖNCEKİ
SONRAKİ
KAPAT TAŞI

1.Olağan Büyük Kurultay - 23.04.2007 ÖNCEKİ
SONRAKİ
KAPAT TAŞI

 

VATANSEVERLER PARTİSİ
Abdullah Cevdet Sok. No: 14 06680 Çankaya / ANKARA
Tel: 0 312 439 1920  Faks: 0 312 439 1928
Web: www.vp.org.tr  E-Posta: ilet@vatanseverlerpartisi.org.tr

Site Kullanım Şartları

© 2010 VATANSEVERLER PARTİSİ <<<<< ...İSTİKLAL, İSTİKBAL, İKBAL İÇİN VATANSEVERLER PARTİSİ ... >>>>>
Sonsuz Tasarım
Azerice Kazakca Ozbekce Tacikce Turkmence Azerice Kırgızca Özbekçe Kazakça Tacikçe Türkmence